Yazı

Masamda uzun bir süredir bir not beni bekliyor. Bekliyor ki, onu aktarayım. Başkasından bana akan, bir kitabın ortasından şıp diye kucağıma düşen bu cümleleri tutamadım daha fazla elimde. Kapıldım onlara. Şöyle yazıyordu not kağıdında:
"Bulduğu dengenin huzuru bana hiç bitmeyecek sonsuz bir zaman bağışlamıştı...
...Ötede bir yer varsa, yazının içindeydi bu, ama yazıda bulduğunu yazının dışında, hayatta aramanın boşuna olduğuna karar vermişti." ( Orhan Pamuk, Yeni Hayat)
Yazının diyarına çıkmaya karar verdim. Bugün, 9 Ocak 2008, bir gecenin ortasında, anlayayazdım ki daha fazla dayanamayacağım, "yazmak" geliyor artık içimden, gittiği yere kadar.
Sözcüklerle gemiler yapıp, sonra onları küçük çocuklar gibi bir su birikintisinin yanında yüzdürmek istiyorum. Varsın o su birikintilerinin karşı kıyıları büyüklerin dünyasında "bir adım" mesafede olsun, önemli olan o gemileri o su birikintilerinin diğer ucundaki hayal dünyalarının kıyılarına yollayabilmek, oralarda keşiflere çıkabilmek. Ben de bunu yapacağım.

August 15, 2008

bencil patates


Vermiyoruz içten ötekiye,
Gitmiyoruz ayakla öteye,
Yazmıyoruz kalemle kağıtlara,
Bakmıyoruz gözle gözlere,
Sevmiyoruz candan kalple,
Dokunmuyoruz şehvetle tenlere,
Haykırmıyoruz avaz avaz dünyaya
Ve de duymuyoruz sesleri.
Ne diye?
Bencil benlerin hatrına.

seu

May 13, 2008

Tarif edilmez bir belirsizlik kaplıyor içimi. Büyümek ne zormuş yahu.
Bunalıyorum, bunalıyorsun, bunalıyorlar.
Biri, varlığıma çözüm, aklıma yol biçsin.
Ben, kendimden ayrıldım.

April 02, 2008

Aklın yolları

Efendim bu gelecek kaygıları gerçekten de insanı bunaltan bir süreç. Özellikle benim gibi bir beyin için çok daha fazla yorucu olabiliyor. İnsan kendi anlamlarını koyma süreçlerini unutup, sonu gelmeyen bir yabancılaşma sürecinde kendinden yabancılaşırsa, soru sorarken gittiği yolları tekrar tekrar gitmek zorunda kalır ve sonunda çok yorulur.
Ben hep "geç" hareket eden biriyim. Yani geç fark ediyorum, geç tanıyorum kendimi, çünkü insan kendisini değişikliklere açık tutup, kendini mütemadiyen bir dinleme sürecinden geçiriyorsa, nihayetinde bir "ben" e varması zor oluyor. Daha doğrusu, anlık "ben"ler oluyor şüphesiz, biri bana sen kimsin dese, cebimde sunuma hazır "ben"ler var,o kadar da sıfatsız değilim ama gelecek bir tek "ben" olması gereğinin(?) beynime üşüşmesi ve onu nasıl kuracağımın bütün soruları asıl beni ürküten şey.
Geçen gün sosyoloji dersinde, bu derslerdir ki beni "bozan", zaman kavramından bahsettik. Daha doğrusu, olaya şuradan girdik, kolonyal kuzey amerika yönetiminin yerel halklar/gruplar üzerinde kurduğu kapitalist iktisadi ilişkiler içerisinde "zaman" tanımının, o yerelliklerin zaman anlayışıyla nasıl bir iletişime geçtiğinden söz ediyorduk. "Clock-work time" ve yalnızca "time". İlk kavram bizim yaşamımızı kantitatif olarak ölçmemizin bir göstergesi haline gelirken, ikincisi ise daha kalitatif bir gösterge haline geliyor. Örneğin, yüksek lisans için 2 sene vermek bir nicelikken, bu 2 senenin hangi zaman ufkuna (horizon) oturduğu onun niteliğini belirliyor. Yani, yüksek lisansı 22-24 yaş arasında yapmaya "uygun"luk atfolunurken, 30-32 yaş arasında yapmak yada 50-52 arasında yapmak "uygunsuz-geç" gibi nitelik sıfatlarıyla değerlendirilmeye başlanıyor. İşte benim kendimi bir yana bırakıp (çünkü kararlarım çok sık değişiyor, yoruluyorum.), lagrange formulleri içerisinde bir "optimizasyon", bir "mutluluk kurgusu" geliştirmeye çalışmam tam da bu "zaman" kavramıyla ilgili. Bu uğraşım hocaların CV'lerini incelemeyi onların bu yolları "kaç sene?" de geçtiklerinin bir ortalamasını yakalama isteğimle çooookk yakından ilgili. Örneğin sevgili Politik düşünceler tarihi hocam Zeynep Hanım'ın ekonomiden çıkıp, fransalara gidip, doktoraları aşıp vs gelmesi, tabii masterı hemen politika da yapmış olmasını unutmayalım, tam bir 12 sene alınca, "oha 34 yaşında işe mi başlamış? " sorusu, yani bu zamanın hem kantitatif hem kalitatif olarak kurgusu durumu beni "düşündürdü."
Bugüne herhangi bir "risk" almamış bir insanevladının bir anda bu risk dolu sorular içerisinde yüzmesi, sürekli bir hesap kitap hali içerisinde didinip durması onu tam da kendinden "yabancılaştırıyor." Bu süreç zaten yıpratan olan.
Bu güne dek "gitmemiş" biriyim. Yani şehir değiştirdim ama, yine de bir eve bağlı kaldım. Şimdi ise beynimden simülasyonlar yaratıyorum, nasıl giderim ben ne yaparıma dair. İnsan kendisini bir anda yaşamın somutluğundan uzak tutup, kendi başına kendiyle yüzleştiği ve sürekli kendisine sorular sorduğu bir dünyaya hapsediyor. Hani örneğin "yarın başıma bir şey gelse?"nin en ufak bir ihtimali konmuyor bu soruların içerisinde ve bu soru allah korusun bir şekilde yanıtlanırsa olumsuz anlamda, o zaman hem bedenen hem de beynen sarsılacağım.
Olumlu düşünmenin bir reklam jingle'ı olduğunu düşünürken düşünce dünyam, belki de kavramın içi boşaltılmış halini almayıp, kendimce içini doldurmalı ve sımsıkı sarılmalıyım. Kendime güvenmeliyim yani. Belki de çok soru sormadan. Ama soru sormamam için, beynimi biri uyuşturmalı.
Bir çatışmanın özetiydi bu. Sakin sular gelsin, yüzelim, dalalım içerisine.

February 23, 2008

"Din konusuna gelince, bir dini kimin en iyi biçimde temsil ettiği nasıl ileri sürülebilir? Din adı verilen inanç dizgesini her tek insan, kendi düşünsel yetenekleri doğrultusunda içselleştirir; ancak, "kim bu dini en yetkin bir biçimde taşımaktadır; kim temsil etmektedir?" sorusu nasıl yanıtlanabilir? Bu ne demektir? Bunun bir ölçütünü bulmak olanaklı mıdır? Ölçüt arayışı söz konusu olduğunda çoğun, düşünsel ve içsel olanın eylem alanına dökülmesinin gereği üzerinde durulur. Örneğin, ibadet etme, simge kullanma v.b. ölçüt olarak alınır. Ama yine de sözel olana dayalı dinin hangi boyutta içselleştirildiğini, taşındığını, temsil edildiğini kesin olarak kimse bilemez. Öyleyse kimi niteliklerimize ya da tutumlarımıza üstünlük yüklemekten bizi kurtaracak olan nedir?
Her bir insanın kendi bireysel varlığına yabancılaştığı ortamda herkesi bir arada tutabilmenin koşulu olarak birtakım ölçütlerin geliştirilmesi gerekir. Burada laiklik neredeyse tek ölçüt gibi görünmektedir; çünkü laiklik ve laik tutum toplumsal yaşamda bireylerin karşılaşma anlarının toplamı olan yaşam kesiminde sahip olunan niteliklere üstünlük yükleme mitosunu güçsüzleştirecektir. Laiklik bu bağlamda, herhangi bir tekil özelliğe üstünlük yüklememe, bu özelliği baskı aracı yapmama konusundaki bilinçtir. Laiklik, aynı zamanda, belli bir çoğunluğun temsil ettiği kalıba girilmediği ya da o kalıptan olunmadığı takdirde, varlığını hâlâ sürdürebilir olmanın yeterli koşulu olarak görünmektedir. Özellikle dinci ve ırkçı ayırımcılığın gücül olarak bulunduğu ortamlarda, bu biçimde anlaşılan laikliğin bireyler açısından ne denli önemli
olduğunu kestirmek hiç de zor değildir." (Betül Çotuksöken, Radikal-23.02.2008, Yorum bölümünden)

can

Can dostum,
Hoşgeldim. Hoş da buldum.
Arada uğrayabiliyorum buraya.
Geldiğimde de seni bulabiliyorsam ne mutlu.
Bu aralar akademik yazın ile kendimi ifade etme süreçlerine dahil oluyorum. Bu sürecin kendimdeki yansıması elbetteki kelimeler üzerindeki hakimiyetim ve kendi içime elime soktugumda neleri çıkartabileceğime ve çıkarttığıma dair yoğun bir eleştirel-düşünsel süreci de beraberinde getiriyor.
Sıfatlara ve zamirlere olan uzaklığım ile yaşam içerisinde "ölçme"ye ihtiyaç duyduğum vakitte onlara duyduğum güvenim ironik bir durum olarak TAK diye önüme düşüyor. Belki manasız soruların dehlizlerinde kulaçlar atıyorum, belki de oraları hızlıca bana sağlanan kayıkla geçmek varken. Bilemedim işte.
Çok büyük ihtimalle, okumadığımdan mütevellit bu söyleceğim, felsefenin düşünce ve dilin başlangıç ve bitişlerini ifade eden sınırların uyumu yada uyumsuzluğunun insanın kendini ifade edişindeki etkileriyle ilgili sözleri vardır. Kavramsal olarak beynimin içinde yüzenleri yada aniden ışık saçan kıvılcımları yakalayabilsem de onları söze dökebilmenin bazen zorluğunu çok yaşıyorum. Sanırım bir arkadaşım haklıydı; düşünmenin hızı, sözcüklerin ağır aksaklığını, oturaklı oluşlarını kat be kat aşıyordu.
İşte sanırım insanın kendisini oturup3 5 cümleye dökmesinin görünürde basit ama gerçekte oldukça zor olmasının en temel sebebi burada yatıyor. İnsanın kendisinin içinde yanan alevin kıvılcımlarını alıp, yeni cümlelerde tutuşturmak, kısacası o ateşin varlığını en azından "varoluşunun haberini" veren bir şekilde yansıtmak oldukça zor. Bu yüzden yazarlık gerçekten de zor zanaat. Saf bir yüzyüzelik ve duru bir akıl istiyor en başta. Bu aralar benden uzak olanları yani.

January 10, 2008

" Thy hand, Belinda, darkness shades me,
On thy bosom let me rest,
More I would, but Death invades me;
Death is now a welcome guest.
When I am laid in earth, May my wrongs create
No trouble in thy breast;
Remember me, but ah! forget my fate.
."
Dido'nun, onu terk eden sevgilisi Aeneas'a arkasından nedimesi Belina'ya söylediği son sözler. Sonra ölüm onun misafiri olur bedeninde.
Düşünüyorum, bu aryayı belki yüzlerce kere dinliyorum bir yıl içerisinde. Kendimde benzey şeyler bulmaktan öte daha yoğun bir şeyler hissediyorum.
Hatırlanmak sanırım. Belki o sözcük yakalıyor beni.
Kusur işleyen, hata yapanların belki kendi adlarına adalet istemelerinden daha nacizane bir istek bu.
Hatırlanmak...ve öykülerinin dinlenmesi...yada kyrie eleison yada o lord, mercy!
Öykümü kimse merak etmiyor diye bağırmıştım İstanbul sokaklarının birinde.
Bu şehre gömdüğüm ağıtlarımdan.