Yazı

Masamda uzun bir süredir bir not beni bekliyor. Bekliyor ki, onu aktarayım. Başkasından bana akan, bir kitabın ortasından şıp diye kucağıma düşen bu cümleleri tutamadım daha fazla elimde. Kapıldım onlara. Şöyle yazıyordu not kağıdında:
"Bulduğu dengenin huzuru bana hiç bitmeyecek sonsuz bir zaman bağışlamıştı...
...Ötede bir yer varsa, yazının içindeydi bu, ama yazıda bulduğunu yazının dışında, hayatta aramanın boşuna olduğuna karar vermişti." ( Orhan Pamuk, Yeni Hayat)
Yazının diyarına çıkmaya karar verdim. Bugün, 9 Ocak 2008, bir gecenin ortasında, anlayayazdım ki daha fazla dayanamayacağım, "yazmak" geliyor artık içimden, gittiği yere kadar.
Sözcüklerle gemiler yapıp, sonra onları küçük çocuklar gibi bir su birikintisinin yanında yüzdürmek istiyorum. Varsın o su birikintilerinin karşı kıyıları büyüklerin dünyasında "bir adım" mesafede olsun, önemli olan o gemileri o su birikintilerinin diğer ucundaki hayal dünyalarının kıyılarına yollayabilmek, oralarda keşiflere çıkabilmek. Ben de bunu yapacağım.

October 30, 2010

Years...
It has been years that a word could not be spread upon these sheets.
Now, is it a return?

February 02, 2009

Az önce eskiden yazmış olduklarımı okudum. Sanki iki adım öteye gidememiş ve kendini sürekli tekrar eden bir benlik haline düşmüşüm gibi. Tesadüf işte. Yazının iyi bir tarafı geçmiş yolları saklaması içinde. Bazen insan geçmişin testisini kırıp içinden çıkanlarla yeni gerçeklikler yaratabiliyor. Tarihteki revizyonist bakış gibi, yeniden yorumlama. Biraz bunları durdurabilmek ve Hüseyin'in de dediği gibi "amerikayı yeniden keşfetmemek" için yazı üzerinden sabitlik yaratılmalı. Dünyada maddileşmiş üretimin amacı da bu değil mi zaten ? Toplumsal veya kişisel ne olursa olsun, bir cismanileştirme çabası ve hafızayı oluşturma süreci birbirinden ne kadar kopuk olabilir ki?
İşte bu yüzden yazı olmalı, denemeler olmalı. İnsan varlığının parçalandığı belki de en çok varoluşsal sıkıntıları yaşadığı yıllar bunlar. Çünkü postmodern dünya bir "seçim" kavramı üzerinde dönüyor. Seçim ve mutluluk kavramlarının fetişleştirildiği koordinatlar üzerinde yaşıyorken, ve bu koordinatlar hem insana çekici gelirken hem de bu kadar büyük varoluşsal sıkıntılar yaratmaları çok ironik değil mi? Sıkıntıyı yaratan bu koordinatın kendisi mi? Yoksa koordinatlar sayesinde yaşanan göreceli bir kendini gerçekleştirme rüyasını hep sürdürmek isteğiyle çatışan "soğuk gerçeklikler"le yüzleşmeyi istemeyiş mi? Bir "büyüme" halinden kaçış mı?
Bak yine sorular var. Bitmiyor. Duruşsuz muyum yoksa durduğumun iki sağında ve üç solunda mı zıplıyorum? Bitmez... Her soru doğmamalı. Çünkü her soru bir yanıtı çağırır. Oysa yanıtı olmayan şeyler de var. Her soru kendiliğinden kendini var etme gücüne haizken, yanıtlar için aynı şey söz konusu değil. Onların ihtiyacı olan zaman ve deneyim belki de. Amerikaları yeniden keşfetmeden, ya da keşfedildiğinde görülenin amerika olduğunu bilip başka bir yöne kırmayı bilerek....Evet böyle yapmak gerek.
Ayçiçeği, küçük ve yoğun bir şey yazmış kendine, "yapmasam daha iyi...". Gülümsettin.
Uzun zaman oldu buralara dönmeyeli. Oysa küçük gemiler yaratma hayaliyle oluşturmuştum bu sayfayı. Geç kalınmışlığın -belki de böyle adlandırmamalı, madem sözcüklerimle yarattığım bu dünyanın efendisiyim o zaman "zaman" algısına da ufak bir neşter vurmalı...- nedeni son birkaç senedir zaman zaman yaşadığım varoluşsal sıkıntılar, herkesinkisi kadar.

Bir yol bulmaya çalışıyorum kendime, zaman zaman durduğum, üzerinde yürüdüğüm yollardan bazen olanca bir hızla kaçıyorum. Bu kaçışların, bağlanamamaların nedeni akli emeğimden ortaya çıkanlarla yaşadığım bir aidiyet sorunu. Ve o çıkanlarla aslında bir yaşam kuruyor oluşum ve o yaşamı gerçekten isteyip istemediğimi bilememe, bunu ölçememe.,am olarak uygunluğunu ölçememe,öncelikleri koyamama gibi başka sorunların başlıklarını içerdiği için varoluşuma dokunuyor ya da dokunacak.
İktisat bilhassa bu aidiyet sorununu insana çok daha derinden hissettiren bir alan. Vitrinin önünde belirli araçları tanıtan ve dünyada olan bitenle ilgili küçük küçük size fikirler veren bir alan. Ancak gün gelip vitrinin arkasına geçip bunu daha ciddi olarak yapmaya kalkışınca önünüze kocaman bir dil engeli konuluyor. Daha önce uyguladığın matematikle ilgisi olmayan, bir anda kuran bir dile dönüşen bir matematikle işe başlaman gerektiği söyleniyor. Yeni bir dil öğrenebilmek gerçekten heyecan verici. Ancak bu dil ile çok daha ciddi konuşmak demek aynı zamanda belirli soyutlamalar ve aksiyomlarla ilerlemek demek. Beni zorlayan şey de burası sanırım. Evet, neticede önünüzdeki bir şeye yaklaşabilmek için çeşit çeşit disiplinler var. Bazıları buna tepesinden yaklaşıyor, bazıları o "şey"i bulunduğu mekan ve zaman içerisinden anlamaya çalışıyor, bazıları içinse anlamsızlıktan öteye gitmeyen ve enerji bile harcanmaması gereken bir alan oluyor incelenen şey. Ben bu alanda sadece "yapabildiğim" için durabiliyorum. Herkesin belirli yetenekleri var, biraz üzerine gidince daha iyisi olabiliyor. Ama durmak istediğim yer burası değil çünkü daha iyisini yapabilme arzusunu gerçekten taşımıyorum. Daha fazla öğrenme arzusu yaşamımın içinde daim olan bir his ve bu hisle bugüne kadar geldim ve kendimi getirdim. Ancak sorulması gereken şey, bu alanda gerçekten ilerlemek istiyor muyum? Hayır. Öyle olsaydı bununla ilgili bir tutku hissederdim. Zaman zaman öğrenmenin verdiği tutkuyla neyi öğrendiğimi ya da öğrenmeye çalıştığımı pek umursamıyorum ve büyük bir iştahla öğrenmeye çabalıyorum. O sırada da yaptığımı seviyormuşum gibi geliyor bana, ama tam olarak değil.Ve zaten tam da bu yüzden bu coşkularım uzun süreli olmuyor. Ne zaman sosyal bilimsel düşüncenin alanına dair bir kara delik yakalasam yaşamımda, kapılıp gidiyorum. Kendimi yönetme sanatında gerçeken de başarısızım sanırım bu anlamda. Beni rahat rahat kucağına almaya hazır bir beyhudeliğe kolaylıkla bir "hayır!"ı hiçbir zaman demedim.
Tabii, Adam Smith çok doğru görmüş, "işbölümü" kavramını. Bir küçük mideyle okyanus yutmak abeslikten başka bir şey değil. Bense yaşadığım ikilikten mütevellit bir yanımı, belki bu konuda bellediğim "babalarıma" kanıtlarcasına iktisadı yapabildiğimi gösteriyorum. Kısa süreli hafızamın ve el alışkanlığının takdir edilesi başarısı üzerinden notlar alıyorum. Notlar aldım. Onlar üzerinden değerlendirildim. Aslında bir açıdan da merakımdı neoklasizme karşı notlandırılan. 4 üzerinden 3.25'lik bir merak. Eh işte. Az biraz var.
Ama diğer konudaki merakım üzerine gitmedim, gidemedim. "This is where everything crumbles...". Şimdiyse, bu ara tatilimde, bu iktisadi şeylerden uzaklaşmışken yeniden alevlendi bu düşüncelerim. Bir hastalık gibi sürekli dinen ve tekrarlanan krizlere gebe bir akıl ve ruh dünyasının içinde sıkışmış hissediyorum. Sirman'ın bıraktığı bir virüs var. Bir tarafıyla umut olduğunu, ve mücadelenin gerekliliğin hatırlatan bir virüs. Neyle ilgili olursa olsun, insanın aradığı ve istediği aidiyetin onun bir hakkı olduğunu söylemenin umudunu aşılarken kendisi, bir yandan da bir dünya gerçeği var içinde insanların debelendiği.
Çok daha "geç" olmadan, berrak bir dünyanın varlığını diliyorum içimde. Yollar berrak aslında, biraz nereye gidecekleri de aşikar. Ama ben hangisinde olacağım,bu işte belirsiz. Bir de değişen benler varken, o benler de sabit değilken nasıl olacak ?Bu böyle gitmeyecek. Yaşam bir noktadan sonra "adama"yı bekliyor insandan. Dünya istiyor böyle olmanı. Akıntı bu yönde. Akıntıya karşı kürek çekebilmek ise....Cesaret ve tutarlılık...
Bunlar üzerine düşünmem gerek...Yoksa arafta kalıp kayıp düşeceğm bir kuyuya, uzun süre çıkamayacağım bir kuyuya...

August 15, 2008

bencil patates


Vermiyoruz içten ötekiye,
Gitmiyoruz ayakla öteye,
Yazmıyoruz kalemle kağıtlara,
Bakmıyoruz gözle gözlere,
Sevmiyoruz candan kalple,
Dokunmuyoruz şehvetle tenlere,
Haykırmıyoruz avaz avaz dünyaya
Ve de duymuyoruz sesleri.
Ne diye?
Bencil benlerin hatrına.

seu

May 13, 2008

Tarif edilmez bir belirsizlik kaplıyor içimi. Büyümek ne zormuş yahu.
Bunalıyorum, bunalıyorsun, bunalıyorlar.
Biri, varlığıma çözüm, aklıma yol biçsin.
Ben, kendimden ayrıldım.

April 02, 2008

Aklın yolları

Efendim bu gelecek kaygıları gerçekten de insanı bunaltan bir süreç. Özellikle benim gibi bir beyin için çok daha fazla yorucu olabiliyor. İnsan kendi anlamlarını koyma süreçlerini unutup, sonu gelmeyen bir yabancılaşma sürecinde kendinden yabancılaşırsa, soru sorarken gittiği yolları tekrar tekrar gitmek zorunda kalır ve sonunda çok yorulur.
Ben hep "geç" hareket eden biriyim. Yani geç fark ediyorum, geç tanıyorum kendimi, çünkü insan kendisini değişikliklere açık tutup, kendini mütemadiyen bir dinleme sürecinden geçiriyorsa, nihayetinde bir "ben" e varması zor oluyor. Daha doğrusu, anlık "ben"ler oluyor şüphesiz, biri bana sen kimsin dese, cebimde sunuma hazır "ben"ler var,o kadar da sıfatsız değilim ama gelecek bir tek "ben" olması gereğinin(?) beynime üşüşmesi ve onu nasıl kuracağımın bütün soruları asıl beni ürküten şey.
Geçen gün sosyoloji dersinde, bu derslerdir ki beni "bozan", zaman kavramından bahsettik. Daha doğrusu, olaya şuradan girdik, kolonyal kuzey amerika yönetiminin yerel halklar/gruplar üzerinde kurduğu kapitalist iktisadi ilişkiler içerisinde "zaman" tanımının, o yerelliklerin zaman anlayışıyla nasıl bir iletişime geçtiğinden söz ediyorduk. "Clock-work time" ve yalnızca "time". İlk kavram bizim yaşamımızı kantitatif olarak ölçmemizin bir göstergesi haline gelirken, ikincisi ise daha kalitatif bir gösterge haline geliyor. Örneğin, yüksek lisans için 2 sene vermek bir nicelikken, bu 2 senenin hangi zaman ufkuna (horizon) oturduğu onun niteliğini belirliyor. Yani, yüksek lisansı 22-24 yaş arasında yapmaya "uygun"luk atfolunurken, 30-32 yaş arasında yapmak yada 50-52 arasında yapmak "uygunsuz-geç" gibi nitelik sıfatlarıyla değerlendirilmeye başlanıyor. İşte benim kendimi bir yana bırakıp (çünkü kararlarım çok sık değişiyor, yoruluyorum.), lagrange formulleri içerisinde bir "optimizasyon", bir "mutluluk kurgusu" geliştirmeye çalışmam tam da bu "zaman" kavramıyla ilgili. Bu uğraşım hocaların CV'lerini incelemeyi onların bu yolları "kaç sene?" de geçtiklerinin bir ortalamasını yakalama isteğimle çooookk yakından ilgili. Örneğin sevgili Politik düşünceler tarihi hocam Zeynep Hanım'ın ekonomiden çıkıp, fransalara gidip, doktoraları aşıp vs gelmesi, tabii masterı hemen politika da yapmış olmasını unutmayalım, tam bir 12 sene alınca, "oha 34 yaşında işe mi başlamış? " sorusu, yani bu zamanın hem kantitatif hem kalitatif olarak kurgusu durumu beni "düşündürdü."
Bugüne herhangi bir "risk" almamış bir insanevladının bir anda bu risk dolu sorular içerisinde yüzmesi, sürekli bir hesap kitap hali içerisinde didinip durması onu tam da kendinden "yabancılaştırıyor." Bu süreç zaten yıpratan olan.
Bu güne dek "gitmemiş" biriyim. Yani şehir değiştirdim ama, yine de bir eve bağlı kaldım. Şimdi ise beynimden simülasyonlar yaratıyorum, nasıl giderim ben ne yaparıma dair. İnsan kendisini bir anda yaşamın somutluğundan uzak tutup, kendi başına kendiyle yüzleştiği ve sürekli kendisine sorular sorduğu bir dünyaya hapsediyor. Hani örneğin "yarın başıma bir şey gelse?"nin en ufak bir ihtimali konmuyor bu soruların içerisinde ve bu soru allah korusun bir şekilde yanıtlanırsa olumsuz anlamda, o zaman hem bedenen hem de beynen sarsılacağım.
Olumlu düşünmenin bir reklam jingle'ı olduğunu düşünürken düşünce dünyam, belki de kavramın içi boşaltılmış halini almayıp, kendimce içini doldurmalı ve sımsıkı sarılmalıyım. Kendime güvenmeliyim yani. Belki de çok soru sormadan. Ama soru sormamam için, beynimi biri uyuşturmalı.
Bir çatışmanın özetiydi bu. Sakin sular gelsin, yüzelim, dalalım içerisine.

February 23, 2008

"Din konusuna gelince, bir dini kimin en iyi biçimde temsil ettiği nasıl ileri sürülebilir? Din adı verilen inanç dizgesini her tek insan, kendi düşünsel yetenekleri doğrultusunda içselleştirir; ancak, "kim bu dini en yetkin bir biçimde taşımaktadır; kim temsil etmektedir?" sorusu nasıl yanıtlanabilir? Bu ne demektir? Bunun bir ölçütünü bulmak olanaklı mıdır? Ölçüt arayışı söz konusu olduğunda çoğun, düşünsel ve içsel olanın eylem alanına dökülmesinin gereği üzerinde durulur. Örneğin, ibadet etme, simge kullanma v.b. ölçüt olarak alınır. Ama yine de sözel olana dayalı dinin hangi boyutta içselleştirildiğini, taşındığını, temsil edildiğini kesin olarak kimse bilemez. Öyleyse kimi niteliklerimize ya da tutumlarımıza üstünlük yüklemekten bizi kurtaracak olan nedir?
Her bir insanın kendi bireysel varlığına yabancılaştığı ortamda herkesi bir arada tutabilmenin koşulu olarak birtakım ölçütlerin geliştirilmesi gerekir. Burada laiklik neredeyse tek ölçüt gibi görünmektedir; çünkü laiklik ve laik tutum toplumsal yaşamda bireylerin karşılaşma anlarının toplamı olan yaşam kesiminde sahip olunan niteliklere üstünlük yükleme mitosunu güçsüzleştirecektir. Laiklik bu bağlamda, herhangi bir tekil özelliğe üstünlük yüklememe, bu özelliği baskı aracı yapmama konusundaki bilinçtir. Laiklik, aynı zamanda, belli bir çoğunluğun temsil ettiği kalıba girilmediği ya da o kalıptan olunmadığı takdirde, varlığını hâlâ sürdürebilir olmanın yeterli koşulu olarak görünmektedir. Özellikle dinci ve ırkçı ayırımcılığın gücül olarak bulunduğu ortamlarda, bu biçimde anlaşılan laikliğin bireyler açısından ne denli önemli
olduğunu kestirmek hiç de zor değildir." (Betül Çotuksöken, Radikal-23.02.2008, Yorum bölümünden)