Yazı

Masamda uzun bir süredir bir not beni bekliyor. Bekliyor ki, onu aktarayım. Başkasından bana akan, bir kitabın ortasından şıp diye kucağıma düşen bu cümleleri tutamadım daha fazla elimde. Kapıldım onlara. Şöyle yazıyordu not kağıdında:
"Bulduğu dengenin huzuru bana hiç bitmeyecek sonsuz bir zaman bağışlamıştı...
...Ötede bir yer varsa, yazının içindeydi bu, ama yazıda bulduğunu yazının dışında, hayatta aramanın boşuna olduğuna karar vermişti." ( Orhan Pamuk, Yeni Hayat)
Yazının diyarına çıkmaya karar verdim. Bugün, 9 Ocak 2008, bir gecenin ortasında, anlayayazdım ki daha fazla dayanamayacağım, "yazmak" geliyor artık içimden, gittiği yere kadar.
Sözcüklerle gemiler yapıp, sonra onları küçük çocuklar gibi bir su birikintisinin yanında yüzdürmek istiyorum. Varsın o su birikintilerinin karşı kıyıları büyüklerin dünyasında "bir adım" mesafede olsun, önemli olan o gemileri o su birikintilerinin diğer ucundaki hayal dünyalarının kıyılarına yollayabilmek, oralarda keşiflere çıkabilmek. Ben de bunu yapacağım.

February 23, 2008

"Din konusuna gelince, bir dini kimin en iyi biçimde temsil ettiği nasıl ileri sürülebilir? Din adı verilen inanç dizgesini her tek insan, kendi düşünsel yetenekleri doğrultusunda içselleştirir; ancak, "kim bu dini en yetkin bir biçimde taşımaktadır; kim temsil etmektedir?" sorusu nasıl yanıtlanabilir? Bu ne demektir? Bunun bir ölçütünü bulmak olanaklı mıdır? Ölçüt arayışı söz konusu olduğunda çoğun, düşünsel ve içsel olanın eylem alanına dökülmesinin gereği üzerinde durulur. Örneğin, ibadet etme, simge kullanma v.b. ölçüt olarak alınır. Ama yine de sözel olana dayalı dinin hangi boyutta içselleştirildiğini, taşındığını, temsil edildiğini kesin olarak kimse bilemez. Öyleyse kimi niteliklerimize ya da tutumlarımıza üstünlük yüklemekten bizi kurtaracak olan nedir?
Her bir insanın kendi bireysel varlığına yabancılaştığı ortamda herkesi bir arada tutabilmenin koşulu olarak birtakım ölçütlerin geliştirilmesi gerekir. Burada laiklik neredeyse tek ölçüt gibi görünmektedir; çünkü laiklik ve laik tutum toplumsal yaşamda bireylerin karşılaşma anlarının toplamı olan yaşam kesiminde sahip olunan niteliklere üstünlük yükleme mitosunu güçsüzleştirecektir. Laiklik bu bağlamda, herhangi bir tekil özelliğe üstünlük yüklememe, bu özelliği baskı aracı yapmama konusundaki bilinçtir. Laiklik, aynı zamanda, belli bir çoğunluğun temsil ettiği kalıba girilmediği ya da o kalıptan olunmadığı takdirde, varlığını hâlâ sürdürebilir olmanın yeterli koşulu olarak görünmektedir. Özellikle dinci ve ırkçı ayırımcılığın gücül olarak bulunduğu ortamlarda, bu biçimde anlaşılan laikliğin bireyler açısından ne denli önemli
olduğunu kestirmek hiç de zor değildir." (Betül Çotuksöken, Radikal-23.02.2008, Yorum bölümünden)

can

Can dostum,
Hoşgeldim. Hoş da buldum.
Arada uğrayabiliyorum buraya.
Geldiğimde de seni bulabiliyorsam ne mutlu.
Bu aralar akademik yazın ile kendimi ifade etme süreçlerine dahil oluyorum. Bu sürecin kendimdeki yansıması elbetteki kelimeler üzerindeki hakimiyetim ve kendi içime elime soktugumda neleri çıkartabileceğime ve çıkarttığıma dair yoğun bir eleştirel-düşünsel süreci de beraberinde getiriyor.
Sıfatlara ve zamirlere olan uzaklığım ile yaşam içerisinde "ölçme"ye ihtiyaç duyduğum vakitte onlara duyduğum güvenim ironik bir durum olarak TAK diye önüme düşüyor. Belki manasız soruların dehlizlerinde kulaçlar atıyorum, belki de oraları hızlıca bana sağlanan kayıkla geçmek varken. Bilemedim işte.
Çok büyük ihtimalle, okumadığımdan mütevellit bu söyleceğim, felsefenin düşünce ve dilin başlangıç ve bitişlerini ifade eden sınırların uyumu yada uyumsuzluğunun insanın kendini ifade edişindeki etkileriyle ilgili sözleri vardır. Kavramsal olarak beynimin içinde yüzenleri yada aniden ışık saçan kıvılcımları yakalayabilsem de onları söze dökebilmenin bazen zorluğunu çok yaşıyorum. Sanırım bir arkadaşım haklıydı; düşünmenin hızı, sözcüklerin ağır aksaklığını, oturaklı oluşlarını kat be kat aşıyordu.
İşte sanırım insanın kendisini oturup3 5 cümleye dökmesinin görünürde basit ama gerçekte oldukça zor olmasının en temel sebebi burada yatıyor. İnsanın kendisinin içinde yanan alevin kıvılcımlarını alıp, yeni cümlelerde tutuşturmak, kısacası o ateşin varlığını en azından "varoluşunun haberini" veren bir şekilde yansıtmak oldukça zor. Bu yüzden yazarlık gerçekten de zor zanaat. Saf bir yüzyüzelik ve duru bir akıl istiyor en başta. Bu aralar benden uzak olanları yani.